29 Haziran 2011 Çarşamba

Where I lay my head is home. Or is it?

Doğduğum, büyüdüğüm, üniversite okuduğum şehirde yaşıyorum. O kadar çok seviyorum ki burayı, 10 günlüğüne bir yere gitsem, bir haftanın sonunda gözümde tütmeye başlıyor.. Biz şehrimizi normal ölçülerde sevmeyiz, kanımıza işlemiştir, aile kadar önemlidir bizim için. Kimliğimizin büyük bir parçasını oluşturur, gurur duyarız buralı olmakla. Arada istisnalar da vardır tabii, hep şikayet eden, başka yerlere gitmek isteyen, buradan memnun olmayan. Giderler de çoğu zaman. Ama ben hiç onlardan olmadım. Üniversiteyi bitirip, yolumu çizme aşamasına geldiğimde İstanbul'a gitmeyi düşündüm bir süreliğine. Ama sadece bir süreliğine. Sadece CV'me çok istediğim bir okulun adını eklemek, biraz da İstanbul'un nimetlerinden faydalanmak için. (Tam bu süreçte karşıma eşim çıktığı için gidemedim İstanbul'a, ama o çok istediğim okulun adını yine de ekleyebildim CV'me)
Bunun dışında hiç bir zaman başka bir şehirde hayat düşlemedim. Evlenirsem ailemin yanında olmayı, hele de çocuğum olursa onun en çok sevgi tadabileceği şekilde, büyüklerinin arasında büyümesini düşledim. Pek çok kişiye saçma gelebilir bu düşündüklerim, fazla duygusal olarak adlandırabilirler beni. Duygusal olduğumu kabul ediyorum ama "gerçekçi" bence bu duruma daha uygun bir tabir olur. Çünkü gidersem burayı, ailemi ne kadar özleyeceğimi, bebeğim olduğunda keşke ailemin yanında olsaydım diyeceğimi ve yalnızlığa alışmakta zorlanacağımı biliyorum. Ayrıca hayatın özlem çekmeye değmeyecek kadar kısa olduğunu düşünüyorum.
Gel gelelim, hayat karşıma eşimi çıkardı ve onun 4-5 senede bir şehir değiştirmesini gerektirecek bir işi var. Bu, düzenli hayatı seven ve evine çok düşkün olan ben için oldukça ürkütücü bir şey. Tam düzenimi kurup, alışmaya başlamışken düzenimi yeniden bozmak zorunda kalmak düşüncesi beni korkutuyor.
Bu aralar bu düşüncelerle boğuşuyorum. Evliliğimizin ilk zamanları kadar ürkütmüyor beni bu düşünce, alıştırmaya başlamışım kendimi sanırım. Ama yine de elimde olsa hep burada kalırım.

23 Haziran 2011 Perşembe

Gone With the Wind

Kitabı okumayanlar ve filmi seyretmeyenler için spoiler olabilir!
Ortaokuldayken İngilizce kitaplarımızın biri Gone with the Wind idi. Son derece basit bir İngilizce ile sadeleştirilmiş ve kısaltılmış olmasına rağmen bir şekilde beni etkilemeyi başarmıştı. Yine aynı dönemlerde annemin gençliğinden kalma kitaplar arasında bulmuştum Rüzgar Gibi Geçti'yi. Kitapta Scartlett bencil ve inatçı bir insan olarak anlatılır ve bu özellikler sebebiyle de çoğu zaman etrafındakiler tarafından dışlanır ve kınanır.
Oysa o, çok erken yaşta zor şartlarla tanışmış ve o güne kadar şımarık bir kız çocuğu olarak yaşamışken, sorumluluk alacak başka kimse olmadığı için günün birinde ailesinin bütün yükünü omuzlarına almak zorunda kalmıştır.
O güne kadar üzerinde hiç düşünmediği hatta zaman zaman küçümsediği kavramlar olan toprak, yurt ve aile kavramlarının kendisi için de ne kadar önemli olduğunu ve onları korumak için her şeyini vermeye hazır olduğunu fark eder. Amacına ulaşmak için insanları kullanır, evi Tara'yı korumak için istemediği şeyleri yapmaktan ve herkesi karşısına almaktan çekinmez.
Bütün bu savaş ve kıtlık hikayesinin yanında beni en çok etkileyen şey, Rhett Butler'ın onun için ne kadar büyük bir destek olduğunu, Ashley'ye yüklediği bütün anlamların aslında Rhett'e beslediği duygular olduğunu ve gerçek aşkının, hayatta onu yargılamadan sevecek ve tamamlayacak tek kişinin Rhett olduğunu çok geç anlaması, aynı şekilde Melanie'yi ne kadar sevdiğini de yine onu kaybettikten sonra anlaması olmuştur.
Scarlett, koruması gereken evi ve ailesi, ona yardım edemeyecek güçsüzlükteki kardeşleri, yaşadığı kayıplar, geçim sıkıntısı ve genç kızlığından elinde kalan tek şey olduğu için sıkıca tutunduğu Ashley aşkı nedeniyle her zaman desteklerini arkasında hissetttiği ama bunun farkında olmadığı Rhett'in, Melanie'nin ve hatta çocuklarının değerini çok geç anlar. Yaşayabileceği güzel hayat, sorumluluk duygusu ve bazen de inatçılık nedeniyle heba olan Scarlett ve onu her şeye rağmen seven Rhett benim için hala en özel kitap karakterleridir.
Benim için Scarlett Vivien Leigh, Rhett ise Clark Gable'dır.

fotoğraf: fanpop

21 Haziran 2011 Salı

Birbirinin aynı günler birbirini kovalıyor. Blog açtım ama yazacak kayda değer bir şey bulamıyorum. Hafta sonu tebdil-i mekan yapacağım. Belki ferahlık bulurum.

10 Haziran 2011 Cuma

Evden çalışmak? O da ne ola ki?

Evden çalışıyor olmanın olumlu yanları istediğin zaman istediğin kadar çalışabilmek, evdeki işlere zaman ayırabilmek, çalıştığın kadar kazanmak. Olumsuz yanları ise yapılacak ev işlerinin sürekli gözünün önünde olması, "ayy bugün işten geç çıktım, yemek yapamadım" deme imkanının bulunmaması, bazı durumlarda ofis insanlarının evde olduğu saatlerde senin harıl harıl çalışıyor olman. İnsanlarla yaşadığın "sen ne iş yapıyorsun şimdi" ve "nasıl oluyor o?" mücadelesinden bıktığın için çoğu zaman insanlara çalıştığını söylememek ( burada biraz tipe göre değerlendirme yaptığımı kabul ediyorum).
Benim için bir olumsuzluk da şu ki, normalde evden çalıştığım için kendime ve kişisel bakımıma ayıracak daha çok zamanım olması gerekirken, hafta içi bir yere gitmem gerekmiyorsa kendime bakmıyorum, daha doğrusu ona zaman ayıramıyorum, uyandıktan itibaren evi toparlama, çalışma, yemek yapma koşuşturması içinde sadece duş almaya vakit bulabiliyorum, hele bir de izlediğim dizilerden birinin yeni bölümü internete düştüyse 2 saat de onu izlemekle geçiyor. Hafta sonu benim için de tam anlamıyla nefes almak anlamına geliyor. Cumartesi dedin mi önce mükellef bir kahvaltı hazırlayıp - bütün hafta iple çekiyorum bu kahvaltıları-, sonra evi toparlayıp, süslenip püslenip kendimi dışarı atıyorum eşimle beraber.
Bugün Cuma ve yarın yine kahvaltı günü olduğu için pek mutluyum...

8 Haziran 2011 Çarşamba

Başlangıç

Uzun süredir blog takipçisiyim. Düzenli olarak yorum yapmasam da sürekli olarak takip ettiğim pek çok blog var. Kendim bir blog açmayı hiç düşünmedim. Yazılarını zevkle takip ettiğim blog yazarları kadar içten, eğlenceli yazabileceğimi düşünmedim çünkü. Duygularımı kolay ifade edemeyen biriyim, başka birisiyle paylaştığım her sıkıntı gücümü azaltır gibi gelir bana, kendi içimde yaşarım acabaları, keşkeleri. En sıcak bulduğum bloglar yazarın duygularını açıkça yazdığı bloglar olduğundan, bunu yapamayacağımı düşünüp hiç yeltenmedim bu işe.
Ama bugün, tam şu anda, hiç kimse okumayacak olsa da, hatta belki de tam bu yüzden, bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim buraya. 8 aydır beklediğim şeyin gerçekleşmesini nasıl da istediğimi, gerçekleşmediği her gün kırıldığımı, ama bu 8 ayda sabretmeyi, kendimi dinlemeyi, acele etmemeyi nasıl da öğrendiğimi, başıma gelecek her sıkıntıda- pek çok sıkıntı yaşasam da, çözemeyeceğim şeyler olmadı hiç biri, binlerce şükür- tevekküllü davranabileceğimi sansam da, kendimi şaşırtarak zaman zaman hiç de tevekküllü davranamadığımı ve sonrasında gelen pişmanlığı, beklentimin garip bir şekilde her gün hem artıp hem azaldığını, umudun zaman zaman acıtan, üzen bir şey olduğunu, ama beklemekten vazgeçmeyeceğimi, istediğim şeyin bir gün elbet bana geleceğini bildiğimi yazmak istedim. Bir de bu düşüncelere rağmen aslında yaşadığımın sıkıntı sayılamayacağını bildiğimi, yaşadığım en büyük zorluğun bu olmasını dilediğimi, yalnızca hayatta kendimi bildim bileli istediğim tek şey bu olduğu için böyle davrandığımı ama elbette her şeyin hayırlısını istediğimi söylemek istedim. Bir gün buraya "istediğim oldu" yazmayı diledim.